Barış Süreci mi, İktidarı Uzatma Kılıfı mı?
“Toplumsal rızadan yoksun, şehit yakınlarının vicdanını yok sayan ve ana muhalefeti yargıyla ezerek yürütülen dar kapsamlı pazarlıklar Türkiye’ye hakiki barışı getirmez. Sadece Erdoğan’a bir beş yıl daha kazandırır.

Terörün tamamen sona ermesi, silahların susması ve bu topraklarda kalıcı bir toplumsal barışın tesis edilmesi şüphesiz hepimizin en büyük temennisidir. Ancak bir sürecin taşıdığı niyet ne kadar ulvi görünürse görünsün, o süreci yürütme biçimi, yasal çerçevenin kapsayıcılığı ve siyasal aktörlerin sergilediği tutum sonucun kaderini belirler. Kamuoyunda "Çerçeve Yasa" olarak tartışılan düzenleme ve arkasındaki siyasal mimari, ne yazık ki barışa olan inancı pekiştirmekten uzak, ciddi eksiklikler ve çelişkiler barındırmaktadır.
Öncelikle sürecin sahaya yansıma ihtimalini rasyonel bir gözle değerlendirmek gerekir. Süreci, muhatapların söylemlerini ve aktörlerin açıklamalarını yakından takip ettiğimizde, yasa tasarısının devlet tarafının beklentilerini karşılasa dahi örgüt kanadının beklentileriyle tam olarak örtüşmediği görülmektedir. Karşılıklı beklenti dengesinin kurulamadığı, beklentilerin tam anlamıyla karşılanmadığı bir yasal zeminin örgüt açısından silah bırakmayı rasyonel ve çekici bir tercih haline getirmesi oldukça düşük bir ihtimaldir. Silahların fiilen bırakılmadığı bir senaryoda ise yasanın pratik karşılığı belirsiz kalmaya mahkûmdur.
İkinci ve belki de en kritik sorun, sürecin toplumsal rıza ve meşruiyet boyutunun tamamen göz ardı edilmiş olmasıdır. İktidar kanadı, bilhassa AKP, ne kendi seçmen tabanını ne de genel kamuoyunu böyle radikal bir sürecin gerektirdiği zihinsel ve siyasal dönüşüme hazırlamamıştır. Siyasette toplumsal kabulü "Ben yapıyorum, oldu" dayatmasıyla inşa edemezsiniz. Özellikle şehit yakınları ve gazilerimizle doğru, şeffaf ve samimi bir bağ kurulmamış, onların vicdanını, acısını ve adalet duygusunu kapsayacak kurumsal bir mekanizma geliştirilmemiştir. Yasal düzenlemeye toplumun geniş kesimlerinden gelen tepkiler, bu bağın kurulamadığının en açık kanıtıdır. Vicdanlarda meşruiyet kazanmayan hiçbir süreç sürdürülebilir olamaz.
Sürecin samimiyetini gölgeleyen bir diğer unsur ise iktidarın ikircikli ve çelişkili siyasal tutumudur. Bir yandan Kürt meselesinde demokratikleşme, barış ve diyalog söylemleri öne çıkarılırken, diğer yandan yargı erkinin ana muhalefeti etkisizleştirmek ve baskılamak amacıyla bir araç olarak kullanılması büyük bir tezat oluşturmaktadır. Bölücü terör örgütü ile masaya oturup diyalog ararken, meşru ve yasal ana muhalefet partisiyle adeta bir savaş iklimi yürütmek, iktidarın "demokratikleşme" söyleminde ne kadar samimiyetsiz olduğunu açıkça göstermektedir. Bu durum, muhalif seçmenin sürece dair şüphelerini artırmakta ve haklı olarak onları sürecin karşısında konumlandırmaktadır.
Madalyonun diğer tarafında yer alan milliyetçi muhalefet blokunun (İYİ Parti, Zafer Partisi vb.) tutumu ise ayrı bir samimiyetsizlik ve popülizm örneğidir. Süreci "ihanet" veya "ikinci Sevr" olarak nitelendiren bu yapıların, sözel retorik ve sosyal medya söylemlerinin ötesinde somut hiçbir kitlesel siyasal aksiyon alamamış olmaları dikkat çekicidir. Süreci bu derece varoluşsal bir tehdit olarak gören bir anlayışın, neden halkı il başkanlıklarına veya miting alanlarına davet ederek kitlesel bir tepki örgütleyemediğini sorgulamak gerekir. Burada Türkiye siyasetinin yalın bir gerçeğiyle karşılaşıyoruz: Milliyetçi siyasi geleneğin devlet mekanizmasına rağmen muhalefet yapma kapasitesi sınırlıdır. Devletle doğrudan karşı karşıya gelmekten çekinen bu yapılar, iktidara alternatif bir çözüm modeli sunmak yerine sosyal medya muhalefetiyle yetinmektedir. Oysa süreci yanlış buluyorsanız, kan dökülmesini engelleyecek "doğru" çözüm modelini topluma sunmak temel vazifenizdir.
Son olarak, meseleye bütüncül ve stratejik bir bakışla yaklaşmak şarttır. PKK'nın sadece Türkiye sınırları içindeki bir kanadının silah bırakması, sorunu kökünden çözmeyecektir. KCK çatı yapılanması ve onun bölgedeki diğer organları varlığını sürdürmektedir. Öcalan’ın Suriye’deki gelişmeler üzerinden yaptığı değerlendirmeler ve PYD/YPG yapısının silah bırakmayacağına dair sinyaller, tehlikenin boyutunu göstermektedir. KCK’ya bağlı tüm silahlı yapıların tasfiye edilmediği, bütüncül bir lağvedilme iradesinin ortaya konmadığı bir durumda gerçek bir barıştan ya da kalıcı siyasal çözümden bahsetmek mümkün değildir.
Sonuç olarak, iktidar süreci dar bir "Devlet-Öcalan" pazarlığı bağlamından çıkarmak zorundadır. Sürecin halk nezdinde rıza ve toplumsal meşruiyet üretmesi sağlanmalı, sadece Kürt meselesinde değil, ana muhalefet ve tüm muhalif unsurlarla olan ilişkilerde kapsayıcı, hukuki ve demokratik bir ilke benimsenmelidir. KCK yapısının bütüncül olarak tasfiyesi hedeflenmelidir. Aksi takdirde, bugün yürütülen süreç Türkiye'nin köklü sorunlarına nitelikli ve demokratik bir çözüm getirmekten ziyade, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a siyaseten bir beş yıl daha kazandırma projesinden öteye geçemeyecektir.
Ülkemizin ihtiyacı olan şey dar siyasi hesaplar değil, hukukun, demokrasinin ve toplumsal vicdanın esas alındığı hakiki bir barış zeminidir.
SÜLEYMAN ULUKUŞ
09/08/2026




