PKK’nın Süreçteki Esas Amacı Ne? Kürtlere Eşit Yurttaşlık mı, Öcalan’a Özgürlük mü?
"Öcalan’ın bile dayatmadığı şartı masaya süren Kandil’in derdi barış değil, tükenen silahlı vesayetini ayakta tutmaktır."

"Öcalan’ın bile dayatmadığı şartı masaya süren Kandil’in derdi barış değil, tükenen silahlı vesayetini ayakta tutmaktır."
Türkiye’nin kırk yılı aşan terör ve çatışma sarmalında, bölgesel dengelerin kökten değiştiği yepyeni bir döneme girilmiş bulunuyor. PKK’nın silahlı eylemlere başladığı 15 Ağustos 1984’ün yıldönümünde, Murat Karayılan tarafından yayımlanan son mesaj, bu çözümsüzlük döngüsünün arka planını bir kez daha gözler önüne seriyor. Açıklamanın satır araları, Kürt sorunu etrafında şekillenen demokratikleşme beklentilerinin, silahlı bir yapı tarafından kendi bekası uğruna nasıl kullanıldığını açıkça göstermektedir.
İmralı Paradoksu ve İmkânsız Şartlar
Karayılan’ın açıklamalarında, Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında atılan adımlar ve çıkarılan Çerçeve Yasa "yetersiz" olarak nitelendirilmektedir. Örgüt, silahlı mücadeleyi sonlandırıp demokratik siyasete geçiş yapabilmek için devletin kabul etmesi ve halka kabul ettirmesi çok zor olan bir şart öne sürmektedir: Abdullah Öcalan’ın fiziki özgürlüğüne kavuşması. Başka bir deyişle Kandil, silahların susması ihtimalini doğrudan doğruya "Öcalan'a özgürlük" şartına bağlayarak süreci bilinçli bir şekilde tıkamaya çalışmaktadır.
Bu noktada, sürecin yakın geçmişine dair çok önemli bir çelişkiye dikkat çekmek gerekiyor. Geçmişte İmralı heyetinde yer alan Sırrı Süreyya Önder, Öcalan'ın hapisten çıkmak gibi bir isteği olmadığını ve bu işin hiçbir ön şartı bulunmadığını kamuoyuna açıklamıştı. İmralı ile görüşen farklı isimler de Öcalan'ın kendi fiziki özgürlüğünü masaya koymadığını teyit etmiştir. Bizzat Öcalan’ın dahi dayatmadığı bir özgürlük şartını, Kandil'in sürecin tam merkezine yerleştirmesi, asıl niyetin çözüm olmadığını kanıtlamaktadır.
Değişen Ortadoğu: Vekalet Savaşlarının Sonu
Örgütün bu tutumunu doğru okuyabilmek için, çevremizdeki daralan jeopolitik alana yakından bakmak zorundayız. Ortadoğu’da, silahlı örgütlerin devletler adına sahaya sürüldüğü "vekalet savaşları" dönemi artık kapanıyor. Bilhassa İran Savaşı ile birlikte, devletlerin örgütler üzerinden yürüttüğü dolaylı çatışmalar, yerini açık ve doğrudan devletler arası askeri yüzleşmelere bırakmıştır. Bu yeni bölgesel denklemde, taşeron işlevi gören yapıların kullanım ömrü dolmakta ve bu örgütler birer birer tasfiye sürecine girmektedir.
Bölgedeki bu yeni tablo, PKK için büyük bir stratejik çıkmaz anlamı taşıyor. Suriye'de rejim kendi topraklarındaki hakimiyetini yeniden tesis etme arayışındayken; Irak'ta Türkiye hem Bağdat hem de Erbil yönetimleriyle masaya oturarak sınır ötesindeki terör koridorlarını fiilen kapatmıştır. Stratejik açıdan bakıldığında, bölgesel desteğini kaybeden ve hareket alanı kalmayan bir örgüt için en rasyonel seçenek silah bırakarak sivil siyasetin önünü açmaktır. Ancak örgüt yönetimi bu gerçekleri görmezden gelerek, devlete silah bırakmayı zorlaştıracak bahaneler üretmektedir.
Siyasetin Silahlı Vesayetten Kurtarılması
Bölgesel alanda iyice sıkışan ve operasyonel gücünü yitiren örgüt yönetimi, şartsız bir biçimde silah bıraktığı takdirde kendi içindeki otoritesini ve militanlar üzerindeki denetimini tamamen kaybedeceğinin farkındadır. Bu nedenle, "Siyasete girmek istiyoruz ancak şartlar sağlanmıyor" söylemi, silahlı varlığı sürdürmek ve sorumluluğu devlete yüklemek için üretilmiş bir kılıftan ibarettir.
Gelinen aşamada, PKK'nın önceliğinin Kürt vatandaşların anayasal hakları, sivil eşitliği veya demokratik kazanımları olmadığı bütün açıklığıyla ortadadır. Örgütün yegâne gayesi, kendi kurumsal yapısını ve silahlı vesayetini ayakta tutmaktır. Ortadoğu’da taşeron örgütlerin devri kapanırken, Türkiye'deki vatandaşların barış ve huzur talepleri, Kandil'in tükenen jeopolitik hesaplarına kurban edilemez. Kalıcı bir barış ve gerçek bir demokratikleşme, ancak Kürt meselesinin bu silahlı yapıların ipoteğinden bütünüyle kurtarılmasıyla mümkün olacaktır.



