Tatar Ramazan’ın Bozamadığı Oyun

Pazar sabahlarının kötü bir huyu vardır; insanın kahvesine bile hüzün karıştırırlar. Bu sabah da öyle oldu. Gazetelerin arasında dolaşırken Kadir İnanır’ın vefat haberi ilişti gözüme.

Köşe Yazıları Yayın: 28 Haziran 2026 - Pazar - Güncelleme: 28.06.2026 11:12:00
Editör - Haber Merkezi
Okuma Süresi: 4 dk.
Google News

Bir an durdum. Sonra kendi kendime, "Yok canım" dedim. Çünkü bizim neslin zihninde Kadir İnanır ölmezdi. Yaralanırdı, dövülürdü, hapse düşerdi, sevdiğine kavuşamazdı ama ölmezdi.

Meğer sinema ile hayat arasındaki farkı yine unutmuşuz.

Kadir İnanır gidince fark ettim ki bizim çocukluğumuzun önemli bir kısmı da sessizce bavulunu toplamış. Eskiden mahalle kahvelerinde iki tip adam vardı: Bir kısmı Cüneyt Arkın olmak isterdi, diğer kısmı Kadir İnanır. İlk grup dünyayı kurtarmaya meraklıydı. İkinci grup ise dünyayı kurtarmaktan çok sevdiği kadına kavuşmayı dert edinirdi.

Gerçi ikisi de çoğu zaman muvaffak olamazdı.

Kadir İnanır'ın sinemadaki asıl başarısı, yenilse bile mağlup görünmemesiydi. Bugünlerde pek rastlamadığımız bir meziyet. Şimdinin kahramanları kazanınca kahraman oluyor. O ise kaybettiğinde büyüyordu. Bir bakışıyla üç sayfalık senaryoyu özetleyen adamlardandı. Konuşmasa da olurdu. Hatta bazen konuşunca büyü bozulurdu.

Tatar Ramazan mesela...

Bugün sosyal medyada herkes aynı cümleyi dolaştırıyor:

"Ben bu oyunu bozarım."

Doğrusu ben bu cümlenin yıllardır biraz haksızlığa uğradığını düşünürüm. Çünkü Tatar Ramazan oyunu pek bozamadı aslında. Oyunu bozmak isteyenlerin çoğu gibi o da oyunun içinde savruldu durdu. Fakat insanlara başka bir şey öğretti: Eğilip bükülmeden yaşamanın mümkün olduğunu...

Şimdi düşünüyorum da ölüm denilen şey ne garip.

Dünyada bugüne kadar herkes ona yenilmiş ama herkes de biraz direnmiş. Kimisi bir şiir bırakarak, kimisi bir kitap, kimisi bir evlat, kimisi bir türkü...

Kadir İnanır ise birkaç kuşağın hafızasına onlarca karakter bırakarak gitti.

Ölümün en büyük mağlubiyeti de burada galiba.

Toprağa giren beden oluyor, hafızaya yerleşen insan değil.

Daha birkaç gün önce ablasını kaybetmişti. Şimdi peşinden kendisi gitti. Karadeniz'in kalabalık ailelerinde böyle vakitler olur. Bir evin ışığı söner, ardından başka bir odadan bir ışık daha eksilir. İnsan kaderin bu aceleciliğine içerler ama yapacak da fazla bir şey bulamaz.

Bir tarafta İstanbul'da hastane odası...

Öbür tarafta Fatsa'nın rüzgârı...

Yetmiş yedi yıllık hikâye işte bu iki nokta arasında tamamlandı.

Bugün onu uğurlayanlar arasında filmlerini seyreden milyonlar olmayacak belki. Ama herkes kendi evinde, kendi hatırasında küçük bir törene katılacak. Birileri Selvi Boylum Al Yazmalım'ı hatırlayacak. Birileri Dila Hanım'ı. Birileri Tatar Ramazan'ı.

Birileri de çocukluğunu...

Bizim nesil için kötü haber şu: Sevdiğimiz insanlar artık birer birer hatıraya dönüşüyor.

İyi haber ise şu:

Hatıraların nüfus müdürlüğü yok.

Kimsenin kaydını silemiyorlar.

Bu yüzden Kadir İnanır da tam anlamıyla gitmiş sayılmaz.

Bir pazar sabahı televizyonda eski bir filme rastlayacağız.

O yine sigarasını ağır ağır yakacak.

Bir köşeden bakacak.

Bir cümle kuracak.

Ve biz yine inanacağız:

"Galiba bu sefer oyunu bozacak..."

Güle güle Tatar Ramazan.

Bu defa oyunu bozamadın ama hafızalarda kalmayı başardın.

Ki bazı zaferler, tam da budur.

Yorumlar (0)
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
ss