KARAKUŞİ KADI'NIN ADALETİ, FON KRİZİNİN FATURASI!
Bir ülkede paranın hesabı sorulamıyor,yanlışların bedeli vatandaşa ödetiliyor ve güçlüler karşısında adalet tartışılır hâle geliyorsa, mesele yalnızca ekonomik kriz değildir. Mesele, Karakuşi Kadı'nın yüzyıllar öncesinden bugüne uzanan adalet anlayışıdır!

ANANI ÖPEN KADI, KİME ŞİKÂYET EDECEKSİN?
Türk siyasetinin unutulmaz isimlerinden, 9. Cumhurbaşkanımız merhum Süleyman Demirel'in siyasi konuşmalarında anlattığı rivayet edilen bir Karakuşi Kadı fıkrası vardır.
Öyle sıradan bir fıkra değildir bu.
Dinlerken güldürür, bitince düşündürür. Hele bir de bugünün Türkiye'sine bakarsanız insanın yüzündeki tebessüm yerini derin bir öfkeye bırakır.
Rivayete göre Osmanlı döneminde verdiği tuhaf hükümlerle ün salmış Karakuşi Kadı adında bir kadı yaşarmış.
Günlerden bir gün, Karakuşi Kadı bir fırının önünden geçerken burnuna mis gibi bir koku gelmiş.
Fırının vitrininde, güveç içerisinde nar gibi kızarmış, sahibini bekleyen nefis bir ördek duruyormuş.
Kadı dayanamamış:
— Ben bunu aldım!
Fırıncı ne yapsın?
Karşısındaki kadı!
İtiraz etse başına iş açılacak. Hemen ördeği paketleyip vermiş.
Bir süre sonra ördeğin gerçek sahibi gelmiş.
— Hani benim ördeğim?
Fırıncı boynunu bükmüş:
— Uçtu!
Adam öfkelenmiş. Tartışma büyümüş, kavga çıkmış.
Fırıncı, araya giren gayrimüslim bir müşterinin gözünü çıkarmış. Korkuyla kaçmaya başlamış.
Kaçarken bir duvardan atlamış, duvarın diğer tarafındaki hamile bir kadının üzerine düşmüş. Kadın çocuğunu düşürmüş.
Kadının kocası da fırıncının peşine takılmış.
Fırıncı kaçarken bir Yahudi vatandaşa çarpıp onu yere devirmiş. O da öfkelenip peşlerine düşmüş.
Sonunda zaptiyeler hepsini yakalayıp Karakuşi Kadı'nın huzuruna çıkarmış.
İlk olarak ördeğin sahibi şikâyetini anlatmış:
— Kadı efendi, bu adam benim ördeğimi yok etti!
Kadı fırıncıya dönmüş:
— Ne yaptın adamın ördeğini?
— Uçtu efendim!
Karakuşi Kadı kara kaplı defterini açmış.
Biraz karıştırdıktan sonra hükmünü vermiş:
— Ördeğin karşısında "tayyar" yazar. Tayyar, uçan demektir. Öyleyse ördeğin uçmasında suç yoktur!
Fırıncı beraat!
Sıra gözü çıkarılan adama gelmiş.
Adam derdini anlatmış.
Karakuşi Kadı yine kara kaplı defterini açmış:
— Her kim bir gayrimüslimin iki gözünü çıkarırsa, onun bir gözü çıkarıla!
Davacı şaşırmış:
— Ama kadı efendi, benim yalnızca bir gözüm çıktı!
Kadı hemen çözümü bulmuş:
— O hâlde fırıncı senin diğer gözünü de çıkarsın. Biz de onun bir gözünü çıkaralım!
Adam dehşete kapılmış.
— Aman kadı efendi, ben şikâyetimden vazgeçtim!
Fırıncı yine beraat!
Sıra çocuğunu kaybeden kadının kocasına gelmiş.
Adam yaşadıklarını anlatmış.
Karakuşi Kadı hiç düşünmeden hükmünü açıklamış:
— Karını fırıncıya vereceksin. Sana kaybettiğin çocuğun yerine yeni bir çocuk yapacak!
Adam neye uğradığını şaşırmış.
— Aman kadı efendi! Ben de şikâyetimden vazgeçtim!
Fırıncı bir kez daha beraat!
Sonunda kadı, fırıncının çarpıp devirdiği Yahudi vatandaşa dönmüş:
— Senin şikâyetin nedir bre?
Adam önce kadıya, sonra fırıncıya bakmış.
Bir süre düşünmüş.
Ardından ellerini iki yana açarak:
— Ne diyeyim kadı efendi? Adaletinle bin yaşa sen!
Demirel'in bu fıkrayı anlattıktan sonra dinleyenlere dönerek söylediği aktarılan o meşhur söz ise her şeyi özetliyor:
"ANANI ÖPEN KADI, KİME ŞİKÂYET EDECEKSİN?"
İşte meselenin özü tam da burada!
FONLAR KURULUYOR, PARALAR KAYBOLUYOR, HESABI KİM VERİYOR?
Şimdi gelelim bugünün Türkiye'sine...
Son yıllarda fonlar, yatırım vaatleri, finansal skandallar ve kamu kaynaklarının kullanımı etrafında yaşanan tartışmaları düşünün.
Bir tarafta milyonlarca liralık işlemler.
Diğer tarafta birikimini kaybeden insanlar.
Bir tarafta denetim ve gözetim mekanizmaları.
Diğer tarafta "Bu iş nasıl oldu?" diye soran vatandaşlar.
Peki asıl soruyu kim soracak?
Bu paralar hangi denetimlerden geçti?
Riskler zamanında görüldü mü?
İhmali bulunanlar varsa hesap verecek mi?
Zarar gören vatandaşın hakkı nasıl korunacak?
Yanlış anlaşılmasın. Her fon zararı yolsuzluk değildir. Her başarısız yatırım dolandırıcılık anlamına gelmez.
Ancak ciddi usulsüzlük iddialarının bulunduğu yerde devletin görevi susmak değil, gerçeği bütün açıklığıyla ortaya çıkarmaktır.
Çünkü finansal sistemin temeli yalnızca para değildir.
Güvendir!
Ve güven bir kez yıkıldı mı, onu yeniden inşa etmek milyarlarca liradan çok daha pahalıya mal olur.
ESNAFA GELİNCE KANUN, GÜÇLÜYE GELİNCE BAHANE Mİ?
Ben bir mali müşavirim.
Her gün esnafın, işletmelerin, vergi mükelleflerinin ekonomik mücadelesine yakından tanıklık ediyorum.
Bir mükellefin beyannamesi gecikse ceza var.
Vergisini zamanında ödeyemese faiz var.
SGK primini yatıramasa gecikme zammı var.
Bir faturada hata olsa izahat var.
Bir kuruşluk hesabın bile kaydı, belgesi, açıklaması isteniyor.
Elbette istenmeli!
Devletin vergisi takip edilmeli, kamu düzeni korunmalı.
Ama aynı titizlik, büyük finansal işlemlerde ve kamu kaynaklarının kullanımında da gösterilmeli!
Vatandaşın kuruşunu takip eden devlet, milyarların hesabını da aynı kararlılıkla sormalı.
Küçük işletmeye karşı tavizsiz, büyük ekonomik aktörler karşısında çekingen bir denetim anlayışı varsa, orada adalete duyulan güven sarsılır.
Karakuşi Kadı'nın kara kaplı defterini hatırlayın.
Ördek uçmuş!
Göz çıkmış ama davacı vazgeçmiş!
Çocuk kaybedilmiş ama şikâyet geri alınmış!
Sonuç?
Fırıncı her defasında kurtulmuş.
Bugün vatandaşın korkusu da işte budur:
Güçlü olanın kurtulduğu, güçsüz olanın bedel ödediği bir düzen!
İKTİDAR BAŞARIYI SAHİPLENİYORSA, BAŞARISIZLIĞIN DA HESABINI VERMELİ!
Türkiye'de ekonomik yönetimin yıllardır tartışılan bir yönü var.
İyi bir ekonomik veri açıklandığında başarı iktidara yazılıyor.
Peki kötü sonuçların siyasi sorumluluğu?
Enflasyon yükselince vatandaş sabredecek.
Vergiler artınca esnaf ödeyecek.
Faizler yükselince işletmeler katlanacak.
Hayat pahalılaşınca emekli kemer sıkacak.
Gençler gelecek kaygısıyla yaşayacak.
Ama yanlış ekonomik tercihlerin, yetersiz denetimlerin ve gecikmiş tedbirlerin siyasi sorumluluğu konuşulunca neden aynı açıklık gösterilmiyor?
Ekonominin direksiyonunda oturanlar, yolun bozukluğunu sürekli yolcuya anlatamaz!
Direksiyonu tutan da sorumluluk taşır.
İktidar olmak yalnızca kurdele kesmek, başarı açıklamak, büyüme rakamlarıyla övünmek değildir.
İktidar olmak, yanlışın hesabını da milletin karşısında verebilmektir.
Devlet yönetiminde esas olan budur.
KARAKUŞİ KADI BUGÜN FON KRİZİNİ YARGILASAYDI...
Gözünüzün önüne getirin.
Karakuşi Kadı bugün mahkeme kürsüsünde oturuyor.
Önüne büyük bir fon krizi dosyası geliyor.
Kadı soruyor:
— Para nerede?
— Ortada yok efendim!
— Kim yönetti?
— Araştırılıyor efendim!
— Kim denetledi?
— İnceleniyor efendim!
— Kim sorumlu?
— Henüz belli değil efendim!
Kadı kara kaplı defterini açıyor.
Sayfaları karıştırıyor.
Sonunda hükmünü açıklıyor:
— Madem sorumlu bulunamadı, faturayı vatandaşa kesin!
— Ama kadı efendi, vatandaşın ne suçu var?
— Olsun! Vergiyi o ödüyor, zararı da o karşılasın!
İşte Karakuşi Kadı adaletinin ekonomik karşılığı budur!
Kararı veren başka.
Riski alan başka.
Denetlemeyen başka.
Bedel ödeyen başka!
Sonra da çıkıp millete sabır tavsiye ediliyor.
Kusura bakmayın!
Milletin sabrı, kötü yönetimin teminat mektubu değildir!
BİZ SADAKA DEĞİL, HESAP VERİLEBİLİR BİR DEVLET İSTİYORUZ!
Kimse bu ülkede ayrıcalık istemiyor.
Esnaf borcunu ödesin.
Şirket vergisini versin.
Vatandaş yükümlülüğünü yerine getirsin.
Ama devlet de üzerine düşeni yapsın.
Kamu kaynakları şeffaf yönetilsin.
Finansal kuruluşlar etkin biçimde denetlensin.
Usulsüzlük varsa üzerine gidilsin.
İhmali olanın sorumluluğu belirlensin.
Suç işleyen, kim olursa olsun bağımsız ve tarafsız yargı önünde hesap versin.
Siyasi sorumluluk taşıyanlar da milletin karşısına çıkıp açıkça konuşsun.
Çünkü devlet, vatandaşın karşısında güçlü; güçlülerin karşısında sessiz olamaz.
Hukuk, yalnızca garibanın karşısına çıkarılan bir sopa değildir!
SON SÖZ: KADI AYNIYSA, KARAR DA AYNI OLUR!
Karakuşi Kadı'nın fıkrasında herkes mahkemeye hakkını aramaya gidiyor.
Ama mahkemeden hakkını alarak değil, daha büyük bir haksızlığa uğramaktan korkarak ayrılıyor.
İşte bir ülkede asıl tehlike budur.
İnsanların haksızlığa uğraması kadar, hak aramaktan ümidini kesmesi de tehlikelidir.
Çünkü vatandaşın adalete güveni biterse, devletin en önemli dayanaklarından biri zayıflar.
Bugün fon krizleri üzerinden sorulması gereken soru yalnızca "Para nerede?" değildir.
Asıl soru şudur:
"Bu paranın hesabını sormak isteyen vatandaş, karşısında bağımsız bir adalet mi bulacak, yoksa Karakuşi Kadı'nın kara kaplı defterini mi?"
Benim itirazım tam da bunadır.
Vatandaşın cebine uzanan her elin hesabı sorulmalı.
Kamu kaynaklarının her kuruşu denetlenmeli.
Hiçbir makam, hiçbir siyasi güç, hiçbir ekonomik çevre hukukun üzerinde görülmemeli.
Ve en önemlisi...
BU MİLLET, BAŞKALARININ YAPTIĞI HATALARIN FATURASINI ÖDEMEYE MAHKÛM DEĞİLDİR!
Merhum Süleyman Demirel'e atfedilen o sözle bitirelim:
"Ananı öpen kadı, kime şikâyet edeceksin?"
Bizim istediğimiz, vatandaşın bir daha bu soruyu sormak zorunda kalmadığı bir Türkiye'dir.
Çünkü gerçek adalet, güçlülerin kurtulduğu değil, herkesin eşit biçimde hesap verdiği düzendir.
Unutmayın: Bir ülkede adaletin terazisi şaşarsa, ekonomik terazinin dengede kalması da mümkün değildir!
TUNA TOKUÇ
Mali Müşavir | Köşe Yazarı
Havadis32.com


