Bir Mesele-i Mahsus: 3 Mayıs, Tabutluklar ve Bizim 'Turancılar'
Zamanın eli, takvimin yapraklarını 3 Mayıs’a her getirdiğinde, hafızamızın tozlu raflarından bir dosya iner masaya: 1944 Olayları.

Bir Mesele-i Mahsus: 3 Mayıs, Tabutluklar ve Bizim 'Turancılar'
Zamanın eli, takvimin yapraklarını 3 Mayıs’a her getirdiğinde, hafızamızın tozlu raflarından bir dosya iner masaya: 1944 Olayları. Lakin bu, öyle sıradan bir yıldönümü anması, bir iki hamasi nutukla geçiştirilecek bir "bayram" değildir. Eğer meseleye Ahmet Turan Alkan gözlüğüyle, yani o hafif müstehzi ama derinden yaralı üslupla bakacak olursak; 3 Mayıs, bu memleketin okumuş yazmış çocuklarının, devletin o meşhur "soğuk yüzüyle" tanışma merasimidir.
Efendim, hikâye malum: İkinci Cihan Harbi’nin barut kokusu Ankara’nın semalarına kadar ulaştığında, rüzgârın nereden eseceği pek kestirilemiyordu. Bir yanda Alman çizmeleri, diğer yanda Sovyet ayı’sı... Bizimkiler ise, yani o günün Türkçüleri, Sabahattin Ali ile Nihal Atsız’ın o meşhur davası vesilesiyle kendilerini Ankara sokaklarında buluvermişlerdi. Gençtiler, heyecanlıydılar ve en önemlisi; "Vatan" dediklerinde, sınırların ötesini de içine alan bir gönül coğrafyasından bahsediyorlardı.
Peki, ne oldu?
Devlet-i Aliyye’nin (yahut o günkü modern versiyonunun) refleksleri devreye girdi. "Tabutluk" denilen o daracık, o karanlık hücrelerde; Alparslan Türkeş’ten Zeki Velidi Togan’a, Nihal Atsız’dan Reha Oğuz Türkkan’a kadar bir nesil, "kafatasçılık" suçlamasıyla sorgulandı. Bugünün "demokrasi" havarilerine bakmayın; o gün o tabutlukların tavanından sızan sadece nem değil, bir fikrin istikbaline vurulan prangaydı.
Şimdi oturup şunu sormak lazım: 3 Mayıs bir bayram mıdır, yoksa bir muhasebe günü mü?
Eğer 3 Mayıs’ı sadece "Ne mutlu Türk’üm diyene" nidasının bir kutlaması sanıyorsak, yanılıyoruz. 3 Mayıs, bu toprakların evlatlarının kendi öz değerlerine sahip çıkarken, o günkü konjonktürün kurbanı edilişinin belgesidir. Ahmet Turan Alkan’ın deyimiyle söylersek; biz Türkler, devleti her zaman "baba" bilmişizdir de, o babanın bazen öz evlatlarını üvey evlat muamelesine tabi tuttuğunu unutmak istemişizdir.
1944’ün o Mayıs sıcağında Ankara Adliyesi’ne yürüyen o binlerce gencin yüzündeki ifadeyi iyi okumak icap eder. Onlar, sadece bir şairi protesto etmiyorlardı; onlar, bu coğrafyanın ruh köküne yabancılaşan bir anlayışa karşı "Biz buradayız" diyorlardı.
Bugün geldiğimiz noktada 3 Mayıs, hamasetin gölgesinden kurtarılıp gerçek bir entelektüel zemine oturtulmalıdır. Türkçülük, 1944’ün o dar hücrelerinde filizlenen bir direnişti; lakin bugün o direnişi, bilimin, sanatın ve yüksek kültürün diliyle yeniden inşa etmemiz gerekiyor. Yoksa sadece takvim yapraklarını anmak, o gün tabutluklarda ter dökenlerin mirasına karşı biraz haksızlık olur.
Hasılıkelam; 3 Mayıs, birilerinin iddia ettiği gibi "ırkçılık" falan değil, bu milletin kendi özne olma iddiasıdır. Ve o iddia, tabutluklara sığmayacak kadar büyüktür.
Yine de sormadan edemiyor insan: Acaba bugün o tabutlukları kuran zihniyet mi değişti, yoksa biz mi çok "uyumlu" hale geldik? Orası meçhul...
Bayramınız mübarek, muhasebeniz bol olsun.



